Skip to content

Tasra Sesi | Gündem ve Bilgi

Tasra Sesi: günlük yaşam, bilgi ve güncel gelişmeler

  • Ana Sayfa
  • Eğitim
  • Ekonomi
  • Sağlık
  • Teknoloji
  • Haber
  • Tanıtım
  • İletişim
  • Reklam
  • Home
  • Haber
  • Bahçeli ile Dervişoğlu kol kola… Asıl mesele çok başka: Milliyetçi siyasette ezber bozan hesap

Bahçeli ile Dervişoğlu kol kola… Asıl mesele çok başka: Milliyetçi siyasette ezber bozan hesap

Nil Tekeli 2 Kasım 2026

Müsavat Dervişoğlu ile Devlet Bahçeli’nin Anıtkabir ziyareti sırasında kol kola görüntülenmeleri etrafında milliyetçi camiada başlayan tartışma, daha derindeki bir sorunu yeniden gündeme getirmiştir. Bu tartışmanın arka planını anlamak için Türk milliyetçiliğinin toplumsal karşılığı ile siyasi temsili arasındaki ilişkiye bakmak gerekir.

TÜRKİYE’NİN MİLLİYETÇİLİK HARİTASI

Toplum Çalışmaları Enstitüsü tarafından Doç. Dr. İlker Aytürk yönetiminde hazırlanan ve Ekim 2025’te yayımlanan “Türkiye’nin Milliyetçilik Haritası” başlıklı araştırma, bu bakımdan önemli veriler sunmaktadır. Raporun sunuşunda yer alan bulgular şöyledir:

Türkiye’yi temsil ettiği belirtilen araştırmaya göre katılımcıların %73,4’ü kendilerini “çok milliyetçi” veya “milliyetçi” olarak tanımlamaktadır. AK Parti seçmeninde bu oran %76,2, CHP seçmeninde %73, MHP seçmeninde %95,3, İYİ Parti seçmeninde %85,9, Zafer Partisi seçmeninde ise %98,2’dir. Eğitim düzeyi ve yaş arttıkça kendisini milliyetçi olarak tanımlayanların oranında da artış görülmektedir. Ayrı bir siyasi kimlik sorusunda katılımcıların %34,2’si kendisini milliyetçi, %25,4’ü Türk milliyetçisi, %5,4’ü ise ülkücü olduğunu ifade etmiştir. Milliyetçilikle ilişkilendirilebilen bu üç siyasi kimliğin toplam oranı %65’tir. Bununla birlikte, siyasi kimlik tercihi ile kişinin kendisini ne ölçüde milliyetçi gördüğü, farklı sorularla ölçülen iki ayrı göstergedir.

Buna karşılık MHP, İYİ Parti ve Zafer Partisinin toplam oy potansiyelinin yaklaşık %21 düzeyinde kaldığı belirtilmektedir. Bu partilerin seçim iş birliğiyle bir araya gelmesi, iki kutuplu seçim rekabetinde belirleyici olabilir.Ama bir araya gelmekten imtina ederler.

Bu partilerin bir araya gelmemesi veya gelememesi, milliyetçi seçmenlerin ortak bir siyasi seçenek etrafında toplanmasını da güçleştirmektedir.

MİLLİYETÇİLERDE SİYASAL TEMSİL KRİZİ

Siyasal temsil krizi de burada ortaya çıkmaktadır: Kendisini çeşitli biçimlerde milliyetçi olarak tanımlayanların oranı ile milliyetçi kimlikle öne çıkan partilere yönelen oyların oranı arasında belirgin bir fark bulunmaktadır. Sorun, milliyetçi kimliğe sahip seçmenlerin neden farklı partilere yöneldiklerini ve mevcut siyasi temsil biçimlerini ne ölçüde yeterli bulduklarını açıklayabilmektir.

Mevcut milliyetçi partiler NATO üyeliğini sorgulamıyor ve neoliberal ekonomik hatta ilerliyor. Zafer Partisi (karma ekonomi) yanlısı olduğunu ifade etse de emek eksenli bir ekonomi politik programa mesafelidir. Sermayenin devlet aygıtını kullanarak kaynakları sömürdüğünü bu üç parti de dile getirmiyor. Bunun yerine kuralsızlık ve düzensizlik üzerinden bir açıklamayı yeğliyorlar.

ORTAK MİLLİ SİYASAL DİL YOK

Kararsız seçmenler arasında da milliyetçi kimliğe sahip önemli bir seçmen kesimi bulunmaktadır. Buna rağmen sağdan sola farklı milliyetçi seçmen kümelerini geniş bir çatı altında buluşturabilecek ortak bir millî siyasal dil henüz oluşturulamamıştır.

Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde ve Atatürk döneminde millî siyasal dilin önemli unsurlarından biri, Türkçü, kamucu ve halkçı bir ekonomi politik anlayıştı. Atatürk sonrasındaki dönemde ise milliyetçiliğin ağırlıklı olarak Türkoloji çevresinde şekillenen kültürel bir kimliğe dönüştüğü ve belirgin bir ekonomi politik dil geliştiremediği söylenebilir. Atsız’ın şiir ve düşünce dünyasında görülen sert şir söylemi, bu kültürel yönelişin örneklerinden biridir. 1969’da MHP ile birlikte milliyetçilik yeniden kamucu, halkçı ve planlamacı bir çizgiyle ilişkilendirilmiştir. 12 Eylül öncesindeki MHP seçim bildirgeleri, bu yaklaşımı incelemek için önemli metinlerdir.

MİLLİYETÇİLİĞE NEOLİBERAL MÜDAHALE

12 Eylül’den sonra bu çizgi köklü biçimde değişmiş; milliyetçilik, dönemin genel eğilimleriyle uyumlu olarak neoliberal bir eksene yönelmiştir. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle NATO merkezli ve neoliberal millî perspektifin açıklayıcılığı kalmamıştır.. Kentli, eğitimli ve orta sınıflarla ilişkili yeni seçmen kuşaklarının beklentileri farklılaşmıştır. MHP’nin otoriter liderlik ve teşkilat söylemi, bireysel özerkliğe, tartışmaya ve istişareye değer veren bu yeni siyasal anlayış karşısında yetersiz kalmıştır.

Bu gerilim zamanla MHP’deki liderlik tartışmalarına yansımıştır. Ancak Bahçeli’ye karşı yeni bir siyaset iddiasıyla ayrılan kadroların, önce Meral Akşener ve İYİ Parti, ardından Zafer Partisi örneklerinde görüldüğü üzere, köklü bir kuramsal eleştiri ve özgün bir siyasal dil geliştiremediği kanaatindeyim. Sıkıntının özü buradadır. Farklı örgütlenmeler ortaya çıkmış olsa da bunlar, MHP’nin farklı eğilimlere sahip versiyonları olmaktan bütünüyle uzaklaşamamıştır.

KAPİTALİST PİYASA EKONOMİSİNİ SAVUNURKEN ANTİ EMPERYALİST OLMAK

Bir siyasal görüşün ekonomi politik tutumunu açıklıkla ortaya koyması gerekir. Mevcut milliyetçi partilerin hiçbiri belirgin biçimde emek eksenli değildir. Bu bakımdan birbirlerine yakın durmaktadırlar. Hepsi antiemperyalist olduklarını ileri sürse de kapitalist piyasa ekonomisiyle ilişkilerini eleştirel biçimde tartışmaksızın emperyalizme yöneltilen itirazların nasıl somut bir siyasal programa dönüşeceği belirsizdir. Sermayenin yanında konumlanırken milletin geleceğini nasıl savunacakları sorusu cevap beklemektedir.

Türkiye’de millî gelirin emek ve sermaye arasında bölüşümü, grafikte karşılaştırılan Avrupa Birliği ülkeleriyle birlikte ele alındığında bu mesele daha görünür hâle gelmektedir. Grafikte yer alan ülkelerde emeğin millî gelirden aldığı payın Türkiye’den yüksek olması, milliyetçi siyasetin gelir dağılımı ve emek hakları konusunda daha açık bir tutum alması gerektiğini düşündürmektedir. Bu konudaki siyasal muhalefet eksikliğinin milliyetçi tabanda da rahatsızlık yarattığı savunulabilir. Böyle bir milliyetçiliğin siyasal mücadelede kitleselleşmesi güçtür.

Şiire, menkıbeye, Türkolojiye, özlü sözlere ve hatıralara yaslanan bir millî siyasal söylem, güncel sorunlara ilişkin somut çözümler üretmediği takdirde kültürel bir jargonun ötesine geçemez. Seçilmiş temsilcilerin kendi tabanlarını doğrudan dinlemeleri, bu kopuşu anlamak için önemli bir başlangıç olacaktır.

BİLİMSEL MİLLİYETÇİ ARAŞTIRMALAR AZALDI

Söz konusu siyasetçilerin kişiliklerine ve mücadelelerine saygı duymak ayrı, temsil ettikleri siyaset tarzını eleştirmek ayrı bir meseledir. Anketlerin yanı sıra meslek örgütlerindeki seçimler de değişen siyasal talepleri tartışmak için dikkate alınabilir.

Türkoloji bilim ekolünde ağırlığı olan milliyetçi akademisyen aydınların üzerine adeta ölü toprağı serpilmiştir. A.Bican Erclasun hocamız dışında reel politiğe değinen neredeyse kimse kalmadı. Milliyetçi aydınlar çoluk çocuğunun rızkını savunmaktan imtina ederek nasıl milletin milliyetçisi olabilirler. Böyle yaptıklarında milliyetçi politik temsil parlak ceketli zevata ve onların nutuklarına kalması mukadderdir.

MİLLİYETÇİ “KENTSEL DÖNÜŞÜM”

Bu nedenle milliyetçi siyasi temsilde köklü bir “kentsel dönüşüme” ihtiyaç vardır. Yeni toplumsal ve siyasal gerçeklikleri, bilhassa kentli seçmenlerin taleplerini dikkate alan bir dil, örgütlenme ve temsil profili geliştirilmelidir. Kamucu, halkçı, emekten yana, planlamacı ve antiemperyalist; ekonomik üretimin insan ve toplum yararına olması gerektiğini savunan yeni bir çizgi gereklidir.

Meral Akşener öncülüğündeki siyasi hareketin, MHP’nin temsil edemediği yeni seçmen kesimlerinin enerjisini sönümlemek amacıyla tasarlandığı iddiası, milliyetçi çevrelerde dile getirilmiştir. Bununla birlikte ortaya çıkan siyasal tablo, milliyetçiliğin farklı toplumsal beklentiler karşısındaki konumunu yeniden düşünmeye sevk etmektedir. Türk milliyetçiliği, Soğuk Savaş döneminin “Bekçi Murtaza” kompleksini aşmalıdır. Siyasal İslamcı geleneğin yedeğine düşmesi, milliyetçiliğin bağımsız siyasal iddiasını zayıflatmaktadır. Baro seçimlerinde görüldüğü ileri sürülen Atatürkçü, cumhuriyetçi ve milliyetçi yakınlaşma ise farklı bir siyasi bileşimin imkânlarını tartışmaya açmaktadır.

ÇÖZÜM İÇİN KURAMSAL BIR PERSPEKTİF

Soğuk Savaş sonrasındaki dünya düzeninde Türkiye, toplam millî güç unsurlarını birlikte değerlendiren uzun vadeli bir ana strateji kurmakta yetersiz kalmıştır. Kısa, orta ve uzun vadeli seçenekleri bulunan bir politik perspektif için coğrafi, ekonomik, siyasi ve toplumsal imkânlarla sorunları kuşatacak kuramsal bir temele ihtiyaç vardır. Teori, siyasal eylemin yönünü ve gerekçelerini belirleyen vazgeçilmez bir araçtır.

Türkiye’de siyasi partilerin yönetici kadroları, kendi düşünce geleneklerinin bilimsel birikimiyle yeterli ilişki kuramadıklarından siyasi eylemi besleyecek bilgi ve donanımdan uzaklaşmaktadır. Böylece programlar, çoğu zaman ihtiyaç anında ve aceleyle hazırlanmış metinlere dönüşmektedir. Farklı ideolojik adlar taşıyan partilerin benzer neoliberal ekonomi politik çerçevelerde buluşmaları da bu kuramsal yoksunluğun bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Mevcut parti sistemi, bugünkü yaklaşımları ve kadrolarıyla Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu büyük sorunları çözmekte güçlük çekmektedir. Sorun yalnızca kadrolarda değil, meselelere bakış biçimindedir. Bu nedenle Kant’ın “Kopernik devrimi” benzetmesini hatırlatan bir bakış açısı değişikliğine ihtiyaç vardır.

TÜRKLERİN BİLİM VE MEDENİYET BİRİKİMİ

Yeni siyasal anlayış, Müdafaa-i Hukuk geleneği etrafında şekillendiği düşünülen geniş toplumsal kesimleri kapsamalıdır. Bu anlayış bugün emeği, demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, nitelikli eğitimi, adaleti, yurttaşlık hukukunu, Aydınlanma ideallerini ve Türkiye’nin bağımsızlığını savunmayı gerektirir. Sağdan sola, muhafazakârlardan farklı demokratik çevrelere kadar geniş bir birikim bu zeminde buluşabilir. Türklerin Maveraünnehir’de, Harezm çevresinde 10-12. yüzyıllarda meydana getirdiği bilim ve medeniyet birikimini çağın bilgisi ve tarih bilinciyle yeniden yorumlama arayışı da bu perspektifin kültürel boyutudur.

Türk dünyasında milliyetçiliğin kamucu, halkçı ve demokratik gelenekleri yeniden tartışılmaktadır. Kazakistan’da Alaş Orda mirasının çeşitli bilimsel toplantılarda ele alınması bu eğilimin örneklerinden biridir. Diğer Türk ülkelerinde de benzer arayışlar görülmektedir.

ÜRETİMDE VE BÖLÜŞÜMDE ADALETİ SAVUNAN MİLLİYETÇİLİK

Önerilen yaklaşım; insan odaklı ve ekopolitik duyarlılıkları bulunan, devletin düzenleyici rolünü benimseyen, üretim kadar bölüşümde de adaleti gözeten bir ekonomi anlayışını; müzakereci, halkçı demokrasiyi; kimsesizlerin kimsesi olan bir cumhuriyeti ve tavizsiz bir hukuk düzenini esas alır. Yurttaşlık hukukunun tarihsel kazanımları ve çağdaş içeriği de bu siyaset felsefesinin merkezinde yer almalıdır.

Bu yenilenme, yalnızca kadro değişikliğini değil, düşünme biçiminde köklü bir kopuşu da gerektirmektedir.

BACHELARD’IN ‘EPİSTOMOLOJİK KOPUŞU’

Gaston Bachelard’ın bilgi felsefesinde önemli bir yeri bulunan “epistemolojik kopuş”, yerleşik bir soruna yaklaşırken kullanılan kavramların, yöntemlerin ve bakış açısının sorgulanarak yerlerine yenilerinin geçirilmesini ifade eder. Yeni bir siyaset ve siyasal dilden söz ediliyorsa eski düzenin kadrolarını bir araya getirmekle yetinilemez; düşünme ve örgütlenme tarzının da değişmesi gerekir. Bachelard’ın elektrik lambası örneğinde önceki aydınlatma teknikleri bir maddenin yakılmasına dayanırken yeni teknoloji, yanmayı önleyerek ışık üretir:

“Bütün eski tekniklerde aydınlatmak için bir maddeyi yakmak gerekir. Edison’un lambasında, teknik marifet bir maddenin yanmasını önlemededir. Eski teknik bir yanma tekniğidir. Yeni teknikse bir yanmama tekniğidir.”

Bugüne kadar kullanılan yöntemlerle sorunlar çözülemiyorsa bakış açısını değiştirmek, hatta gerektiğinde tersine çevirmek gerekir. Kuhn’un paradigma değişimi ve Kant’ın Kopernik devrimi benzetmesi, farklı bağlamlarda da olsa böyle bir dönüşümü düşünmeye imkân verir.

BİLİNÇ SIÇRAMASI

Bu dönüşüm bir “bilinç sıçraması” olarak adlandırılabilir. Türk kültür tarihinde yerleşik çözüm yollarının yetersiz kaldığı durumlarda farklı bir yöntem bulunmasını konu edinen örnekler vardır. Dede Korkut anlatısında Basat’ın Tepegöz’le mücadelesi bunlardan biridir. Basat, alışılmış yollar sonuç vermediğinde Tepegöz’ün zayıf noktasını bularak kızgın şişten yararlanır. Kaşgarlı Mahmud’un Türkler ve Türkçe üzerine geliştirdiği düşünceler de mevcut bilgi kaynaklarını yeni bir amaç doğrultusunda yorumlama çabası olarak okunabilir. İki örneğin ortak vurgusu, yerleşik düşünme ve çözüm yollarının gerektiğinde yeniden ele alınabilmesidir.

Bu düşünceler çerçevesinde önerdiğim siyasal hareketin temel ilkelerini kamuoyunun tartışmasına sunuyorum.

1. KURUCU DEĞERLERİMİZ VE İLKELERİMİZ

“Gücümü Türk milletinin mutluluğuna adayacağıma, onun refahını arttıracağıma, ona gelebilecek zararları önleyeceğime, yasalara saygı gösterip, onları savunacağıma, yükümlülüklerimi titizlikle yerine getireceğime ve herkese karşı adaletli davranacağıma namusum ve şerefim üzerine and içerim. Tanrı ve yüce milletim bana bu uğurda yardımcı olsun/kut versin!”

• Beş bin yıllık Türk kültür ve siyasi tarihinin birikimi; bu birikim etrafında şekillenen millî mefkûre ve milletten devlete uzanan siyasal anlayış.

• Türk kültür havzasının dostluk, kardeşlik ve iş birliği temelli ahlaki değerleri; bu havzada millî mefkûreyi yaşatan önderlerin mücadelesi ve kültürel akrabalık bağları.

• Aynı coğrafyayı paylaştığımız farklı din, mezhep ve inanç topluluklarının birikimini, felsefi kanaatleri ve kültürel çeşitliliği ayrıştırıcı değil, birleştirici unsurlar olarak gören medeniyet kavrayışı.

• Anayasal tarihimiz, parlamenter gelenek, Anayasa’nın başlangıç kısmı ve ilk dört maddesinin lafzı ile ruhu.

• Atatürk ilke ve inkılapları, Müdafaa-i Hukuk perspektifi, İstiklal Harbi sonucunda kurulan Türkiye Cumhuriyeti, kurucu antlaşmaların oluşturduğu hukuk ve Türk milleti esasına dayanan kurucu irade.

• Ortak millî ve manevi değerlerimiz; kurucu anlatılarımız, kahramanlarımız ve hafıza mekânlarımız.

• Bilim, akıl, eleştirel düşünce, irfan, gönül, vicdan, hüner ve erdem.

• Ehliyet ve liyakat.

• Demokratik parlamenter geleneğimiz içinde hürriyet, kalkınma, demokrasi, vatan ve bayrak ilkelerine hizmet etmiş siyasi önderler.

• Demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti.

• Hukukun üstünlüğü; yargı bağımsızlığı, tarafsızlığı ve pozitif hukuk.

• “Kimsesizlerin kimsesi” olan bir cumhuriyet ve kamu yönetimi ideali.

• Ahlaki ilkelere bağlılık.

• Din, mezhep, etnisite, sınıf ve cinsiyet temelinde ayrımcılığı reddeden; hukuk önünde insan olmayı yeterli sayan ve insanları ek sıfatlarla kategorilere ayırmayan anlayış.

• Temel insan hakları ile yurttaşlık hukukunu esas alan; sosyal ve siyasal anlaşmazlıkları bu kazanımlar ışığında değerlendiren yaklaşım.

• Halka bir doktrini dayatmak yerine halkı dinleyen; paydaşlarıyla müzakere eden; tabanın taleplerini siyasi karar mekanizmalarına taşıyan; katılımcı, şeffaf, hesap verebilir, inisiyatifi ve üretkenliği teşvik eden demokratik siyaset.

• Türkiye Cumhuriyeti’nin parlamenter demokrasi ve hukuk devleti ilkeleri temelinde yönetilmesini savunuyoruz. Egemenlik millete aittir; yasama, yürütme ve yargı yetkileri kuvvetler ayrılığı esasına göre kullanılır.

• İnsan onuru ve haysiyeti dokunulmazdır. Bütün kamu otoriteleri bu değere saygı göstermek ve onu korumakla yükümlüdür. Dokunulmaz ve devredilmez insan hakları, barış ve adaletin temelidir.

• Bütün insanlar kanun önünde eşittir. Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Kadın-erkek eşitliğini gerçekleştirmek ve mevcut dezavantajları gidermek siyasi sorumluluklarımız arasındadır.

• Herkes düşüncesini söz, yazı, resim ve diğer araçlarla serbestçe açıklama ve yayma; kamusal bilgi kaynaklarına erişme hakkına sahiptir. Basın ve yayın özgürlüğü güvence altına alınır. Sansür kabul edilemez.

• Din, vicdan ve inanç özgürlüğüne saygı gösterilir. Laiklik, din ve vicdan özgürlüğünün güvencesidir. Kutsal değerlerin gündelik siyasi rekabetin ideolojik aracına indirgenmesi, onların kapsayıcı anlamına zarar verir. Metafizik ve irfani birikimin, akılla ve toplumsal barışla çatışmayan bir zeminde değerlendirilmesi önemlidir.

• Bilimsel bilgi, onu üreten öznenin dili ve anlam dünyasından tümüyle soyutlanamaz; yeni koşullarda değişebilir ve yanlışlanabilir. Bilginin bu eleştiriye açıklığı gözetilir.

• Egemenlik millete aittir ve seçimler ile anayasal kurumlar aracılığıyla kullanılır. Yasama anayasal düzene; yürütme ve yargı ise hukuka bağlıdır. Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya yönelen girişimler karşısında hukukun öngördüğü haklar ve güvenceler korunmalıdır.

• Kamu politikaları sürdürülebilir kalkınmayı gözetir; çevrenin korunması, ekonomik kalkınma ve sosyal gelişme birlikte değerlendirilir. Doğal kaynakları korumak ve gelecek kuşakların haklarını dikkate almak devletin sorumluluğudur.

• Hareketimiz bu çerçevede biyolojik çeşitliliği koruyan, doğal kaynakların aşırı tüketimini önleyen ve gelecek kuşakların ihtiyaçlarını gözeten ekopolitikaları benimser.

• Bölgesel ve yerel diller Anadolu’nun kültürel mirasının parçasıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dili Türkçedir. Bayrağımız, kırmızı zemin üzerindeki beyaz ay yıldızdır; millî marşımız İstiklal Marşı’dır. Cumhuriyetin dış politika özdeyişi “Yurtta sulh, cihanda sulh”; yönetim ilkesi ise “Halkın, halk tarafından ve halk için yönetimi”dir.

• Edebî, sanatsal, bilimsel ve teknik yaratıcılık ile eğitim özgürlüğü güvence altındadır. Fikrî mülkiyet kanunla korunur. Herkesin kültürel yaşama katılma, kültür kurumlarından yararlanma ve tarihî mirasa erişme hakkı vardır. Kültürel mirasın korunması ortak sorumluluktur.

Ülkemizde, bölgemizde ve dünyada barış ve istikrara katkıda bulunmayı, ortak insanlık değerlerini gözetmeyi amaçlıyoruz.

Yesevî’den Hacı Bektaş Veli’ye, Âşık Paşa’dan Mevlânâ’ya, Yunus Emre’den Nesîmî’ye, Pir Sultan Abdal’dan Sarı Saltuk ve Gül Baba’ya uzanan Türk kültür havzasının manevi önderlerinin yaktığı insanlık meşalesini çağın idrakinden geçirerek geleceğe taşımakta kararlıyız. Gül Baba’dan Tac Mahal’e, Mekke’den Altaylara ve Tuna boylarına selam olsun.

Aşk ve gönül medeniyetinin çerağını yeniden uyandırmanın zamanıdır. Akıl ile gönlün birbirini tamamlayan birlikteliğini kurmak istiyoruz. Akıl rehberimiz, gönül ve manevi birikimimiz onun estetik ufku olacaktır. Yahya Kemal gibi duyarak, Tanpınar gibi sezerek kendi gök kubbemizi ortak akıl ve iradeyle inşa edeceğiz. Fikri ve irfanı hür bir Türkiye ve Türk dünyası tasavvuru bu anlayışın vazgeçilmezidir.

Etnik, dinsel, mezhepsel, toplumsal ve sınıfsal çeşitliliğimiz ortak mirasımızın zenginliğidir. Bu birikim, binlerce yıldır Avrasya’nın önemli aktörlerinden biri olan Türk kültür havzasının bütünleştirici gücünü oluşturur. Pergelin bir ayağı kadim kültürel mirasımızda, diğer ayağı Müdafaa-i Hukuk ve dünya bilim-kültür birikiminde durmalıdır. Bu temeller üzerine özgün bir siyasal söylem inşa edilebilir.

“Tarlada izimiz var, elbet harmanda da sözümüz olacak.”

MİSYONUMUZ VE VİZYONUMUZ

Misyonumuz, Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk milletini tarihsel birikimine yaraşır bir seviyeye taşımak, insan kaynağının niteliğini geliştirmek ve kültürel zenginliklerini geleceğe aktarmaktır. Vizyonumuz ise bölgesinde barışa, istikrara ve iş birliğine katkı sunan, caydırıcılığı yüksek ve orta vadede bölgesel güç olma imkânlarını geliştiren bir Türkiye’dir.

2. NEDEN YENİ BİR SİYASAL HAREKET?

7 Haziran ve 1 Kasım 2015 genel seçimleri, Türk siyasi hayatında ve milliyetçi çevrelerde süregelen tartışmaları görünür kılan önemli dönemeçlerdi. Bu süreçte yaşanan çelişkiler ve başarısızlıklar, MHP’de demokratik özeleştiri ve yenilenme imkânlarının sınırlılığına ilişkin kanaatleri güçlendirdi. Sonraki yıllarda da siyasal iktidara ve ülkenin temel sorunlarına millî bir çözüm önerme ihtiyacı gündemde kaldı.

Türkiye’de siyasi rekabetin daralması, iktidarı dengeleyecek etkili alternatiflerin yeterince gelişmemesi, demokratik hayatı ve hukuk devleti ilkelerini olumsuz etkilemektedir. Yolsuzluk, saydamlık, hukuk ve güven göstergelerine ilişkin uluslararası değerlendirmelerdeki sorunlar da bu tabloyu ağırlaştırmaktadır. Ekonomik, siyasal ve toplumsal güçlükler bir arada yaşanmaktadır.

İktidarın antidemokratik olduğu düşünülen uygulamaları, Türkiye’nin uluslararası itibarını ve kurumsal birikimini olumsuz etkilemektedir. Muhalefet partileri ve özellikle MHP ise bu sorunlara karşı etkili çözümler geliştirmek yerine zaman zaman ret ve destek arasında sıkışan edilgen bir siyaset izlemektedir. Terörle mücadele, millî güvenlik ve dış politika alanlarındaki iddialar ile uygulamalar arasındaki ilişki de eleştirel biçimde değerlendirilmelidir.

2017’deki anayasa değişikliği oylaması sırasında iktidarı dengeleme potansiyeli bulunan bir siyasal blok görünür hâle gelmiştir. Bu blok henüz ortak bir siyasal dil geliştirmemiş olsa da temel değerleri bakımından Müdafaa-i Hukuk geleneğiyle ilişkilendirilebilir.

Türkiye’de merkez sağ seçmen, siyasi İslam’ın iktidarı döneminde geleneksel siyasal bileşiminden uzaklaşmış; millî duyarlılıkları yüksek kesimler yeterince temsil edilememiştir. Merkez sağ ve merkez soldaki seçmenlerin, bazı temel değerler bakımından Müdafaa-i Hukuk anlayışında buluşabilecekleri düşünülmektedir. Politik milliyetçi geleneğin değerleriyle bu kesimlerin talepleri arasında geniş bir örtüşme olduğu ileri sürülebilir.

Bu dağınık siyasal bileşimi geniş bir mutabakat çerçevesinde toparlayacak ve farklı toplumsal sınıflara ortak bir gelecek önerisi sunacak yeni bir siyasal seçenek gereklidir. Hareketimiz, ortak değerleri siyasal bir dile dönüştürerek temsil etmeyi amaçlamaktadır. Bu hedef, Türkiye’nin bağımsızlığını ve geleceğini güvenceye almak bakımından da önem taşımaktadır.

Türkiye, ekmek ile hürriyet arasında seçim yapmak zorunda değildir. Kültürel birikimimiz ayrışmanın değil, ortak geleceğin kaynağı olmalıdır. Farklı sosyal, kültürel ve sınıfsal katmanların enerjisi, birbirini tamamlayan bir toplumsal bütünlük içinde değerlendirilmelidir.

Siyasal tartışmaların kişi ve kadro değişikliklerine odaklanması, çözüm önerilerini ve güncel siyasal iletişim ihtiyacını gölgede bırakmaktadır. Oysa yeni toplumsal kesimlere hitap eden bir hareketin yalnızca farklı kadrolara değil, tutarlı bir programa ve bu programı anlatabilecek yeni bir dile de ihtiyacı vardır.

Bu programın oluşturulabilmesi için siyasal değişimi yalnızca kültürel ve ahlaki değerlerle değil, ekonomi politik ilişkilerle birlikte değerlendirmek gerekir. Kurucu ilkeleri eleştirel biçimde yeniden yorumlamak, geleneği terk etmek değil, onu çağın ihtiyaçlarına göre sürdürmektir.

3. TEORİK SORUNLAR VE ÖNERİLER

Medeniyetlerin kurucu temelleri, evren ve varlık tasavvurlarından bilgi, etik, insan ve siyaset anlayışına uzanan bir düşünce bütünlüğüne dayanır. Türk kültürünün ve özellikle Türk milliyetçiliğinin mevcut açıklama modelleri, bugünün sorunlarını kuşatmakta yetersiz kalmaktadır.

Uygarlık tarihindeki büyük dönüşümlerde toplumların kendi kültür havzalarıyla ve dünya mirasının temel metinleriyle kurdukları eleştirel diyalog önemli rol oynamıştır. Her çağ, bu metinleri kendi ihtiyaçları doğrultusunda yeniden okumalıdır. Bilimsel, dinî ve kültürel metinlerin anlamı tek ve değişmez değildir. Bu mirasla kurulacak yaratıcı ilişki; ontoloji, epistemoloji, etik, zaman, mekân, insan ve siyaset anlayışında yeni açılımlara zemin hazırlayabilir. Türk kültürünün tarih boyunca gösterdiği sentez kabiliyeti de bu açıdan yeniden düşünülmelidir.

Türk milliyetçiliği, yaklaşık 150 yıllık siyasal tarihinde ağır bir temsil ve düşünce kriziyle karşı karşıyadır. Kurumsal milliyetçiliğin özellikle MHP’nin 1969-2015 arasındaki birikimine indirgenmesi, Türk dünyasının daha geniş tarihsel ve coğrafi tecrübelerini görünmez kılmaktadır. Önceki geleneklerle ilişki kuran ve meseleleri bütüncül ele alan bir kavrayış gereklidir.

4. EVRENSELLİKTEN YERELLİĞE SAVRULMAK

MHP, Türk dünyasının diğer bölgelerindeki milliyetçi düşünce ve hareketlerle kurduğu etkileşimi zamanla zayıflatmış; bu durum, milliyetçi düşüncenin evrensel iddialardan dar bir yerelliğe yönelmesine yol açmıştır.

MHP’nin kullandığı siyasal dil; bireysel özgürlükler, insan hakları, hukuk devleti, din-devlet ilişkileri, kültürel çoğulculuk, demokratik katılım, kalkınma, refah ve eşitlikçi eğitim gibi çağdaş sorunlara ilişkin kapsamlı açıklamalar geliştirmekte yetersiz kalmaktadır. Etnik temelli aşırı taleplerle mücadele de ancak eşit yurttaşlık ve hukuk ilkelerini esas alan tutarlı bir yaklaşımla yürütülebilir.

Millî düşünce geleneğini temsil ettiğini savunan siyasi kurumların; insan haklarını, yurttaşlık hukukunu ve çağdaş demokrasiyi tavizsiz benimseyen, kimsesizlerin kimsesi olmayı amaçlayan bir cumhuriyet idealine öncülük etmesi beklenir.

Alfred North Whitehead’e atfedilen “Mükemmellik bile kuru tekrarın ağır yükünü taşıyamaz” yargısı, yenilenme ihtiyacını ifade eder. Aynı düşüncenin devamında medeniyetin yeni bir mükemmellik arayışı için macera duygusuna ihtiyaç duyduğu vurgulanır. Köhnemiş yapıların tekrarıyla ileriye gidilemez.

Millî düşünce geleneği, küreselleşme, neoliberalizm ve etnik-dinsel ayrışmalar karşısında kendi metinlerini dünya deneyimleri ışığında yeniden ele almakta gecikmiştir. Kökeni bakma ve temaşa etme fikrine dayanan “teori” kavramı, bilim ve felsefede bir konunun unsurlarını tanımlayıp aralarındaki ilişkileri tutarlı bir yapı içinde açıklama çabasını ifade eder. Teori, sorunun yalnızca görünümünü değil, nasıl ele alınması gerektiğini de belirler. Farklı dönemlerde farklı sorular sorulduğu ve farklı değerler öne çıkarıldığı için her nesil kendi açıklamalarını geliştirmek durumundadır.

Bir sorunun teorileştirilmesi ile teorik sorunların kendisi arasında ayrım yapmak gerekir. Teorik sorunlar, değerlerin, inançların ve kurumların dayandıkları ilkelere ilişkindir. Örneğin hangi değerin öncelikli sayılacağı sorusu böyledir. Bu sorunlara yönelik açıklamalar da zorunlu olarak belirli ilkelerden hareket eder.

Etkisiz çözüm yollarında ısrar etmek millî çıkarlarla bağdaşmaz. Toplumun farklı kesimleri arasında geniş mutabakat sağlayabilecek bir siyasal dil üretilmelidir. Siyaset, toplumsal sınıfların taleplerini birlikte değerlendirip çözüme dönüştürme faaliyetidir. Sendikalar ve sivil toplum kuruluşları çözüm ortağı olarak görülmeli, görüşlerine başvurulmalıdır.

Eleştirel ve özgür düşünce olmaksızın bu dönüşüm gerçekleşemez. Etnik siyasal şiddetin toplumsal zemini, eşit yurttaşlık, evrensel insan hakları ve hukukun üstünlüğü temelinde ele alınmalıdır. Türkiye’nin ekonomik gelişmesi de hukuka bağlı ve öngörülebilir bir yönetim anlayışını gerektirir. Müdafaa-i Hukuk ilkeleriyle ilişkilendirilen geniş toplumsal kesimlere hitap edecek yeni bir siyasal dil ve temsil anlayışı bu nedenle önemlidir.

Türk millî mefkûresine yapılacak en önemli katkı, onu yeni yüzyılda Türk dünyası ve insanlık için çözüm üreten bir siyasal ve kültürel düşünceye dönüştürmektir. Türk milliyetçiliğini yalnızca parti siyasetine indirgemek, onun kültürel ve tarihî kapsamını daraltır. Millî, sivil ve toplumcu; adaleti, insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü esas alan; manevi tecrübeye hürmetkâr, akla ve bilime açık bir anlayış geleceğe yönelmelidir.

Türk kültür ve medeniyetinin kök değerleri, Avrasya’nın geniş coğrafyasında şekillenmiştir. Farklı kültürel ve bilgi geleneklerinin birbirleriyle etkileşerek yeniden üretilmesi, Türklerin tarihsel sentez kabiliyetinin önemli bir parçasıdır. Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrasındaki bölgesel ve küresel gelişmeleri değerlendirebilen, toplam millî güç unsurlarını planlayan yeni bir siyasal ve askerî stratejiye ihtiyacı vardır.

5. TÜRKİYE’DEN DÜNYAYA BAKIŞ

Türkiye, stratejik perspektifini kendi kültür havzasını dikkate alarak geliştirebilir; Batı dünyasıyla etkin iş birliğini sürdürürken Rusya ve Hazar-Orta Asya coğrafyasıyla ilişkilerini derinleştirebilir. Farklı aktörlerle ortak ve çatışan çıkar alanlarını doğru belirlemek, uluslararası saygınlığını artıracak önemli bir koşuldur.

Türkiye’nin ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin Soğuk Savaş dönemindeki savunma ve güvenlik mimarisi büyük ölçüde NATO konseptiyle şekillenmiştir. Türkiye, bu dönemde Batı ittifakının parçası olmuştur.

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle iki kutuplu uluslararası sistem yerini ABD’nin belirgin üstünlüğüne dayanan bir düzene bırakmıştır. Amerikan kültürel etkisinin küreselleşmesi de bu sürecin bir parçasıdır. ABD’nin, uluslararası konumuna meydan okuyabilecek güçlerin yükselişini sınırlamayı amaçlayan stratejiler geliştirdiği ileri sürülebilir. Bu bağlamda Asya’daki güçlerin, özellikle Çin’in ekonomik ve siyasal yükselişi önemli bir gündem maddesidir.

Asya ile Atlantik havzalarının üretim ve güç dengelerindeki değişim, uluslararası sistemin yeniden düzenlenmesi tartışmalarını gündeme getirmektedir. Çin’in enerjiye erişimi, ABD-Çin rekabetinde önemli bir değişkendir. Orta Asya ve Hazar havzası, Afrika ve Sibirya gibi bölgeler bu rekabetin farklı boyutları açısından önem taşımaktadır. Bu nedenle Türkiye, enerji ve ulaştırma ağlarına ilişkin gelişmeleri güncel veriler ışığında takip ederek gerçekçi senaryolar geliştirmelidir.

Türkiye, imkânlarıyla uyumsuz hedeflere yönelmek yerine millî güç unsurlarını gerçekçi biçimde değerlendiren yeni bir dış politika çerçevesi oluşturmalıdır. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devredilen ve Cumhuriyet döneminde gelişen kurumsal hafıza, bu arayışta önemli bir kaynaktır. Uzay araştırmaları ve savunma teknolojilerindeki bilimsel kapasitenin, uzun vadeli iş birlikleri ve araştırma programlarıyla geliştirilmesi gereklidir.

Gürcistan ve Azerbaycan’la tercihli ticaret imkânlarının geliştirilmesi, Avrupa Birliği ile ilişkiler bakımından da değerlendirilmelidir. Orta Asya ve Hazar havzasındaki enerji ve ulaştırma ağları, Türkiye’nin askerî, ekonomik ve diplomatik planlamasında birlikte ele alınmalıdır.

Orta Doğu’da Arap ülkeleri arasındaki mücadelelerde taraf olmaktan kaçınırken kültürel ve ekonomik iş birliğini geliştirmek, tercih edilmesi gereken bir dış politika yaklaşımıdır. Balkanlar’da da kültürel ve ekonomik ağlar derinleştirilmelidir.

İstihbarat yapılanması, Türkiye’nin teknolojik imkânları ve uluslararası ilişkileri dikkate alınarak yeniden değerlendirilmelidir. Bunun için araştırma-geliştirme kapasitesine ve nitelikli akademik desteğe ihtiyaç vardır. Bu konuda geçmişte bir siyasi partinin talebi üzerine ilkeler düzeyinde bir proje hazırlamıştık.

Askerî eğitim yeniden ele alınmalı; kurmay okullarında özgün çalışmalar üretmiş bilim ve düşünce insanlarından yararlanılmalıdır. Türkiye’nin savunma ve güvenlik çıkarları Balkanlar, Kafkasya, Karadeniz, Hazar havzası ve Orta Doğu’daki gelişmelerle yakından ilişkilidir. Bu alanlar aynı zamanda kültürel diplomasi ve diğer yumuşak güç araçlarının kullanılabileceği coğrafyalardır. Önümüzdeki yıllarda Kafkasya-Hazar-Orta Asya hattındaki gelişmelerin öneminin artacağı öngörülebilir. Bu nedenle strateji, felsefe, tarih ve kültür alanlarında çalışan bilim insanları ortak bir perspektif geliştirmek üzere bir araya getirilmelidir.

Burada sunulan görüşler genel bir çerçeve niteliğindedir, her başlığın ayrıca ayrıntılandırılması gerekir. Amaç, kısa vadeli siyasi mevki arayışlarına cevap vermek değil, uzun soluklu bir medeniyet tasavvurunun ilkelerini tartışmaya açmaktır.

Prof. Kemal Üçüncü

Post navigation

Previous Sezai Temelli, İBB Meclisi’ndeki dengelerin değişmesini istemediklerini söyledi
Next 20 yaşındaki Kimi Antonelli ikinci F1 sezonunda en genç F1 dünya şampiyonu oldu

Related Stories

Kongo’da Ebola Salgınında Ölü Sayısı 5 Bini Aştı: 10 Binden Fazla Vaka Var, Aşı da Tedavi de Yok

Kongo’da Ebola Salgınında Ölü Sayısı 5 Bini Aştı: 10 Binden Fazla Vaka Var, Aşı da Tedavi de Yok

2 Kasım 2026
ABD seçimlerine saatler kaldı… Trump kaybederse neler olur?

ABD seçimlerine saatler kaldı… Trump kaybederse neler olur?

2 Kasım 2026
Sezai Temelli, İBB Meclisi’ndeki dengelerin değişmesini istemediklerini söyledi

Sezai Temelli, İBB Meclisi’ndeki dengelerin değişmesini istemediklerini söyledi

2 Kasım 2026

Kategoriler

  • Eğitim (470)
  • Ekonomi (121)
  • Haber (325)
  • Sağlık (48)
  • Tanıtım (7)
  • Teknoloji (33)

Son Yazılar

  • Kongo’da Ebola Salgınında Ölü Sayısı 5 Bini Aştı: 10 Binden Fazla Vaka Var, Aşı da Tedavi de Yok
  • Chervon, Thomas Scherer’i Organizasyonel Gelişim, Satış, Son Kullanıcı Pazarlaması ve Servisten Sorumlu Başkan Yardımcısı olarak atadı
  • ABD seçimlerine saatler kaldı… Trump kaybederse neler olur?
  • 20 yaşındaki Kimi Antonelli ikinci F1 sezonunda en genç F1 dünya şampiyonu oldu
  • Bahçeli ile Dervişoğlu kol kola… Asıl mesele çok başka: Milliyetçi siyasette ezber bozan hesap
  • Sezai Temelli, İBB Meclisi’ndeki dengelerin değişmesini istemediklerini söyledi
  • Bütçe görüşmelerine “Togg” ve “Aselsan” damgası
  • Tüketici Birliği Federasyonu Genel Başkanı Deniz yanıtladı: Fonda milyarları götürenlerin faturasını halk mı ödeyecek?
  • AKP kulislerinde ‘fon yasası’ rahatsızlığı: ‘Sıkıntı var, gerekirse tadil edilmeli’
  • Küresel piyasaların gündemi
  • İngiltere’de Palestine Action’a destek eylemi: 325 gözaltı
  • Türkiye’nin direniş haritası: İşçi ve köylüler hakları için sokakta
  • Katlanabilir iPhone parçalarına ayrıldı: İşte çift batarya tasarımı
  • Xiaomi 18 Pro ve 18 Pro Max Avrupa fiyatları sızdırıldı
  • Windows 11’e dev yeni güncelleme geldi: USB gereksinimi kalkıyor!
  • Uğur Dündar’dan Erman Toroğlu’nun Sözcü istifası sonrası 2001 belgesi: 34 çalışana 155 bin dolar dağıtmış
  • İran’dan ABD’ye savaş uyarısı: ‘Gelecekteki çatışma daha uzun sürebilir’
  • TBMM’de bu hafta neler görüşülecek? Mekke Anlaşması, Kızılay düzenlemesi ve bütçe
  • Sosyal medyada 15 yaş sınırı başladı: e-Devlet üzerinden yaş doğrulama zorunlu olacak
  • Sedat Peker’in siyasete girmesine destek yüzde 67,6: MAK Danışmanlık araştırması
  • Miçotakis BMGK’da harita açıp hedef aldı, Türkiye’den tek cümlelik yanıt geldi
  • Balıkesir’de 6. Bitki Doku Kültürü Kursu’na yoğun katılım
  • ABD’de silahlı saldırı: Cadılar Bayramı mağazasında dehşet… 1 ölü 6 yaralı
  • İstanbul’da yarın bazı yollar trafiğe kapatılacak
  • Trump döneminde ABD sınırı büyük ölçüde kapandı, 400 kilometre yeni duvar inşa edildi



Yandex Metrica


You may have missed

Kongo’da Ebola Salgınında Ölü Sayısı 5 Bini Aştı: 10 Binden Fazla Vaka Var, Aşı da Tedavi de Yok

Kongo’da Ebola Salgınında Ölü Sayısı 5 Bini Aştı: 10 Binden Fazla Vaka Var, Aşı da Tedavi de Yok

2 Kasım 2026
Chervon, Thomas Scherer’i Organizasyonel Gelişim, Satış, Son Kullanıcı Pazarlaması ve Servisten Sorumlu Başkan Yardımcısı olarak atadı

Chervon, Thomas Scherer’i Organizasyonel Gelişim, Satış, Son Kullanıcı Pazarlaması ve Servisten Sorumlu Başkan Yardımcısı olarak atadı

2 Kasım 2026
ABD seçimlerine saatler kaldı… Trump kaybederse neler olur?

ABD seçimlerine saatler kaldı… Trump kaybederse neler olur?

2 Kasım 2026
20 yaşındaki Kimi Antonelli ikinci F1 sezonunda en genç F1 dünya şampiyonu oldu

20 yaşındaki Kimi Antonelli ikinci F1 sezonunda en genç F1 dünya şampiyonu oldu

2 Kasım 2026
| DarkNews by AF themes.
gazipasa teneke
esenyurt escort
beylikdüzü escort
avcılar escort
istanbul escort
bahçeşehir escort
beylikdüzü escort
acik-devre.com.tr
acik-fikir.com.tr
acipayam-haber.com.tr
acik-oturum.com.tr